28 Haziran 2026
Bahriye Mektebi'nde Bir Jön Türk
🎧 Özeti Mekin Salt'ın sesinden dinleyin
Kıymetli Dostlarım,
Bu hafta sizler ile Heybeliada Askeri Lisesi (Bahriye Mektebi) ve Deniz Harp Okulu'ndan mezun olduktan sonra deniz kuvvetlerimizde görev yapan, o dönemin şartlarında çok maceralı bir hayat yaşayan bir deniz subayımızın hayatını paylaşıyorum.
Bu subayımız İtalyanlar Libya'yı işgal edince Mustafa Kemal, Enver ve Kuşçubaşı Eşref Beyler ile Libya'nın yerel halkını İtalyanlara karşı organize edip direnişi başlatan ekipteki tek bahriyeli subaydır.
Bahriye Mektebi'ndeki ilk ittihatçılardandır. Bahriye Mektebi'ndeki faaliyetlerinden dolayı bazı arkadaşları ile beraber idama mahkûm edilir, sonra aff-ı şahaneye uğrar, affedilir; hatta okuldan da atılmaz ve Harbiye'den subay olarak mezun olur.
Harbiye'den mezun olunca önce Selimiye Fırkateynine, sonra da Beyrut'taki İsmail Vapuruna tayin edilir. Alman İmparatorunun Beyrut ziyaretinde görev alır; sonra Kızıldeniz'de kaçakçılar ile mücadele etmek için buraya tayin edildi.
Kitapta ilginç ayrıntılar var!
Örneğin II. Mahmut devrinde Kasımpaşa'da olan Bahriye Mektebi'nin neden Heybeliada'ya nakledildiği! 😊
Abdülhamit Han'ın her sene yüksek askeri mektep talebelerini ağırladığı kuzu günü etkinlikleri,
1893 İstanbul kolera salgını,
Bu sebepten koleraya sebep oluyor diye domates ve patlıcanın satışının yasaklandığını; ama halkın buna bir çözüm bularak domatese "kırmızı patates", patlıcana "kara bamya" diyerek satıldığını söylüyor.
1894 Büyük İstanbul Depremi ise o zamana kadar yaşanan en büyük depremlerden. Olayı hatıralarında şöyle anlatır:
Herkes bağırıyor, talebenin bir kısmı denize atlamış Büyükada'ya doğru yüzüyor, bir başka grup mektebin beş çifte talim filikasına doluşmuş kürek çekerek kaçıyor, kimisi enkaz altında kalmış bağırıyor, sanki kıyamet kopmuş.
Burgaz ve Heybeliada'da yangınlar çıkmış. İstanbul'da şayia çıkmış, "Heybeliada denize battı" diye böyle bir hercümerç.
1895'te İstanbul'da Ermeni ihtilalini yaşar, olayları bizzat gözlemler. 2000 kadar silahlı Ermeni, Babıali'ye baskın yapmak için harekete geçer; büyük çatışmalar olur, birçok sivil zarar görür. Avrupa bu olayları Osmanlı'nın iç işlerine karışmak için bahane sayar!
1896'da İstanbul'da Ermeni ayaklanması Osmanlı Bankası baskınını yaşar: yine kan ve gözyaşı, yine bir sürü sivil kaybı ve yine baskıncıların ileri gelenlerinin İstanbul'dan gemilere bindirilerek kurtarılması!
Genç subayımız anılarında; bankayı basan ve zapteden Armen Garo ve çetesinin burnu bile kanamaksızın ve adeta bir devlet gibi Saray ile anlaşarak Mesajeri Maritim Fransız kumpanyasının Jirond Vapuruna Galata Rıhtımı'ndan bindirildiğini, geminin kıç tarafında şampanyalar açıp Ermenistan şerefine içerek ve şarkılar söyleyerek salimen Avrupa'ya döndüklerinden bahseder.
1897 Girit İsyanı, genç subayımızın yaşadığı başka bir travmadır. Adeta yaşlanan kurt, etrafındaki sırtlanlar tarafından her yerinden ısırılmaktadır.
Girit adasında eşkıyalık artmış, Türk ve Müslüman ahaliye zulümler artmış; Etniki Eterya Cemiyeti'nin adaya 300 propagandacı ve 15.000 tüfek göndermesi ile işler iyice çığırından çıkmış. Yunanlıların adaya asker çıkarıp Yunanistan'a bağlama çabaları sonucu 1897 Türk-Yunan Harbi çıkmış; Osmanlı orduları Atina kapılarına dayanmasına rağmen Rus Çarı'nın müdahalesi ile barış yapılmış ve büyük devletlerin de müdahalesi ile Girit elimizden çıkmıştır.
Girit'te Yunanların Türk ve Müslüman halka yaptığı zulümler ve katliamlar ise Avrupa'nın sağır kulakları tarafından duyulmamıştır.
Genç subayımızın ifadesi ile:
Koyu Hristiyan taassubu her zaman için Müslümanları daima zarara uğratacak bir tufanı andırmaktan geri durmamıştır.
Adı üstünde "delikanlı" kelimesinin de ne ifade ettiğini aşağıdaki satırlarda bulacaksınız. Gençliğin verdiği cesaret, sonunu düşünmeme bakın nelere mal oluyor. Bundan sonraki yazacaklarım müthiş bir gerilim romanına ilham olabilir. Hakkında bir film yapılabilir. Okurken hem geriliyor hem gülüyorsunuz:
Harbiye ve idadi talebeleri hafta sonu iznine çıkmak istemektedir; fakat deniz serttir ve mektep idaresi de haklı olarak geminin kalkışına izin vermez.
Talebe ayaklanır: "Mademki bir vapur gelmiştir ve İstanbul'a dönecektir, bizim de izin sıramızdır, gideceğiz" diye ısrar ederler.
"Denizden, fırtınadan, yağmurdan, boradan korkacakların Bahriye Mektebi'nde işi ne? Mademki izin postamızdır, taş yağsa gideriz" şeklinde ifadeleri üzerine izin verilir.
Büyük lafa bakınız: "Taş Yağsa Gideriz"
Gemi Nüzhetiye gemisidir ve kaptanı da Giritli Mustafa Kaptan isminde pek tecrübeden geçmiş kıymetli bir zattır.
Gemi Heybeli'den Kınalı'ya bin bir zorlukla gelir. Tecrübeli kaptan "Biraz bekleyip havanın dinmesi ile hareket edelim" dediyse de, talebeden bazılarının "Sen korkuyorsan biz gemiyi alıp İstanbul yolunu tutacağız" diye tehdit etmesi üzerine harekete geçer. Hatta denizin sert olmasından dolayı Kınalıada'da bir kısım talebe gemiden iner; Ali Rıza Seyfi isimli bir talebe "Haydi çabuk kalkıyoruz, korkaklar ile kadınlar Kınalıada'ya çıkabilirler" diye bağırınca, bunu işiten ve iskeleye çıkan diğer talebeler de tekrar gemiye dönerler.
Ve macera başlar:
Nüzhetiye gemisi bata çıka, büyük tehlikeler ile ilerler. Hava simsiyah kararır, büyük bir kar tipisi başlar, göz gözü görmez olur. Tipi o kadar şiddetlenir ki gemi kar ile kaplanır; ardından buz gibi bir soğuk başlar. Bulundukları yeri tayin edemez olurlar.
Kendilerini Moda tarafında zannederken Ahırkapı'ya sürüklendiklerini çok sonradan fark ederler; oradan Yeşilköy, sonra "Galata'ya yanaşıyoruz" derken kendilerini Kınalıada'nın arkasında bulurlar. Bu arada gemi zamanında Galata Rıhtımı'na gelmediği için konu Padişah'a arz edilir. O herkesi ayağa kaldırır; sabaha kadar sığınabilecekleri alternatif limanlar aranır. Gemi bulunamayınca ciddi ciddi battığı düşünülür, bütün yetkililer ayaktadır. Ertesi sabah Kınalı'dan haber gelince herkes rahat bir soluk alır.
Genç bahriyelimiz "Eğer gemi batarsa Bahriye üç sene mezun veremeyecekti" diyerek olayın vahametini anlatır.
Olayın vahametinin başka bir açıdan anlaşılması açısından kitabın 193. sayfasındaki bir kısmı olduğu gibi yazıyorum:
Bir aralık salona inmiştim. Gözleri cesamet-i tabiyesinden fazla büyümüş, benizleri uçmuş on beş kadar talebe ile nasılsa ayakta kalabilmiş, belki vaziyetin vahamet ve dehşetinden veya ölüm korkusuyla deniz tutmamış birkaç yolcu, en mükemmel inşaiyye mühendislerimizden Mülâzım-ı Evvel [Üsteğmen] Celâl Bey'in etrafına toplanmış oturuyorlardı. Ötekiler kemâl-i havf [büyük korku] içinde bekliyorlardı. Yanlarına sokuldum. Celâl Bey, "Vallahi bu gemiyi tamir edilirken gördüm. Nasıl yapıldığını biliyorum. Omurgası kırıktı, güya takviye olundu. Bu denizlere katiyen dayanamaz. Eğer bir yere iltica edemezsek göreceksiniz muhakkak ortasından iki parça olacaktır" diyordu. Geminin içinde bir şimşek çaktı. O an bütün azâ-yı vücûdum bir yıldırım vurulmuş gibi titredi. Çünkü Celal Bey mesleğinin bihakkın medâr-ı iftiharı olabilecek bir meziyyet-i ilmiyye ve fenniyenin sahibi idi. Hemen dışarıya fırladım. Sanki gemideki bütün insanların aziz ve kıymetli hayatına suikast eden bir câni gibi vicdanımın asablarıyla muzdarip ve perişan güvertede dolaşmaya başladım.
Büyük sözü dinlemeyen genç bahriyelilerin başına gelenler!
İyi okumalar dilerim.